amerika

Posted on Posted in amerika

Okullardan kabul almak için önemli kriterler nelerdir? Nelere dikkat etmek gerekir, ne yapmak gerekir?

Amerika’da 3000’in üzerinde yüksek eğitim kurumu bulunmaktadır ancak bunlardan sadece 100 kadarı uluslarası üne sahiptir ve yabancı öğrenciler başvuru sırasında bu büyük kategoriyi göz önünde bulundurmaktadır. Her yıl yaklaşık iki milyon yabancı öğrencinin Amerika’daki okullara başvurduğu göz önüne alınırsa, bir rekabet söz konusudur. Ancak bu rekabet, tanınmıs okullar için çok fazladır. Bunun yanı sıra ismi çok duyulmamış ancak yine iyi eğitim veren bir çok yüksek öğrenim kurumu yabancı öğrencileri cezbedebilmek için çeşitli avantajlar sağlamaktadırlar.
Amerika’da Turkiye’nin aksine sadece somut şekildeki sınav sonuçlarına bakılmamaktadır. Yüksek öğretim kurumlarının sayısının çok fazla olması nedeni ile okullar arasında da rekabet vardır ve eğitimin yanı sıra öğrencilerin liderlik ruhuna sahip olması ve sosyal konularda da etkin olmaları tercih edilir. Okulların “başvuru” (“kabul” değil) kriteri olarak bir yıl önceki kabul istatistiklerine dayanarak belirttikleri GPA, GRE, GMAT ve TOEFL gibi somut kriterler, başvuran öğrencileri sıralamak için kullanılmaktadır. Başvurular tamamlandıktan sonra bu sıralamaya göre okulun (ve bölümlerin) kontenjanlarına göre öğrencilerin başvuruları, okula kabul ve burs kararı için bölümlere gönderilir. Yüksek sınav sonuçları ve not ortalaması “genelde” kabul edilmeyi garanti eder. Ancak bu sıralamada aşağı doğru inildikçe, sınav sonuçlarına göre yapılan gruplarda yığılmalar başlar doğal olarak. Kontenjanın dolma sınırına yaklaşıldığında, öğrencilerin diğer akademik ve sosyal aktivite ve başarıları kabulde önemli rol oynamaya başlar. Aynı kategoride olup (mesela CBT TOEFL sonucu 290-295 ve GPA’yi 3.00-3.10 olan grup) başvuranlar arasından seçilecek öğrencilerin diğer aktivitelerine önem verilir. Aynı kategoride olup üniversite sınavında dereceye giren, bölümden derece ile mezun olan, mezuniyet projesi ile ödül kazanan, öğretim görevlilerinin projelerinde çalışmış olanlar, staj/iş tecrubesi olanlar (özellikle MBA için), hatta bazen belli spor dallarında başarılı olanlar diğer başvuranlara göre öncelik kazanırlar. Bu tip başarıların belirtildiği yer ise “Statement of Purpose (SOP)”dir. Oğrencilerin genelde önemsiz olarak bulduğu ve belirtmeyi ihmal ettiği konular kabul şansini düşürebilir. Onemsiz gibi de görünse iyi bir firma ve/veya konuda yapılan staj, yazın calışılan part-time iş gibi konular mutlaka cok detaya girmeden kısaca belirtilmelidir SOP’de.
Yukarıdaki konular göz önüne alındığında, özellikle TOEFL/GRE/GMAT gibi temel kriter sıralamasında aşağı doğru inildikçe, kabul işlemi aslinda göreceli ve compleks bir matematik formülüne dönüşür. Aynı GRE sonucuna sahip bir öğrenci kabul alıp diğeri reddedilirken, düşük TOEFL sonuçlu bir öğrenci de okula kabul edilebilir. Bir önceki yıl 280 CBT TOEFL sonucu ile kabul edilenler varken, bir sonraki yıl 290 ile red cevabı alabilirler çünkü başvuranların TOEFL ortalaması bir önceki yıl 275 iken belli branşların popülerite kazanması nedeni ile 295’e çıkmış olabilir. Yine benzer şekilde aynı kategoride olan öğrenciler arasından mezuniyet projesi belli bir konuda olan öğrenci, başvurulan bölümdeki araştırma projelerinin o konuda yoğunlukta olması nedeni ile kabul edilip, hatta burs için tercih edilebilir.
Başvuruların değerlendirilmesinde diğer önemli bir nokta da GPA’de yatar. Genel mezuniyet not ortalamasının dışında son iki yılın not ortalaması ayrıca göz önüne alınır çünkü universitenin ilk iki yılı matematik, kimya ve fizik gibi temel konular iken, son iki yıl branş ile ilgili dersler alınır. Genel mezuniyet not ortalaması 3.00 olan iki öğrenciyi ele alalım. Birisinin ilk iki yıl ortalaması 2.20, son iki yıl ortalaması da 3.80, diğer öğrencinin ise sırasi ile 3.80 ve 2.20 (tüm diğer kriterlerin aynı olduğunu kabul ediyoruz). Bu iki öğrenci arasında bir tercih yapılacak olursa kabul alan öğrencinin ilk öğrenci olması olasılığı oldukça fazladır.
Sonuç olarak bu uzun ve kompleks başvuru işlemlerine vakitli başlamak, TOEFL ve GRE gibi sınavlara bol örnek test çözerek iyi hazırlanmak, başvurulacak okulları iyi bir araştırma ile belirleyip, özenle iyi bir SOP hazırlamak gerekmektedir. Bütün bunlar kabul alınacağını garantilememekle birlikte öğrencilerin rakiplerini bilinçli bir şekilde geride bırakmasını sağlayarak kabul alma şansını önemli derecede arttırmaktadır.

Amerika’da okumak için okul seçimini nasıl, neye göre yapmalı?

Amerika’da herkese, her keseye uygun bir okul mutlaka bulunur diye başlarsam yazıma sanırım bir çok okur şaşıracaktır. Tabii bu durumda doğal olarak eğitimin maliyeti, geçerliliği, kalitesi gibi konular çok farklılıklar gösterecektir. Yurt dışında eğitim düşünülmeye başlandığında kendimize sorulacak soru “Hangi okullar cok iyi?” yerine “Bana en uygun okullar hangileri?” olmalıdır çünkü en iyi okullar sınıfındakiler değişik nedenlerle kişiye en uygun okullar olmayabilir. Okul seçiminde dikkat edilmesi gereken başlıca noktalar:
– Ne tip bir eğitim, derece istiyorsunuz (AA, AS, BA, BS, MA, MS, PhD)? – Hangi dalda eğitim istiyorsunuz? – Okulun ne tip bir coğrafik bölgede olmasını tercih edersiniz? – Maddi olarak neye gücünüz yeter? – Akreditasyon sizin için önemli mi? – YOK denkliği sizin için önemli mi?
Yukarıdaki maddeleri teker teker irdeleyen yazı serimize başlamadan önce “en iyi okullar hangileri?” ile “bana uygun okullar hangileri?” soruları arasındaki fark üzerinde durmakta fayda var.
Massachusetts Institute of Technology (MIT), Harvard University, University of California gibi meşhur ve iyi okulları herkes biliyordur. Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada, Amerika’ya eğitime gelmek isteyen her öğrencinin aklına gelen, hatta rüyalarını süsleyen eğitim kurumları bunlar gibi tanınmış yaklaşık 50 üniversitedir. Her öğrenci TOEFL, GRE ve GMAT gibi sınavlardan yüksek puanlar alıp bu okullara girmek ister ancak acaba bu okullar o öğrenciler için uygun mudur? Cevap şaşırtıcı olabilir ama “uygun değildir” demek sanırım çok yanlış olmaz. Diyelim bir yılınızı ayırıp çok ağır bir şekilde bu sınavlara çalıştınız ve bu okullara girebilecek sınav sonuçlarınız var. Yine diyelim baş vurdunuz ve kabul edildiniz. Ancak bu kabul, azimle bir yıl tüm gücünüzü verip elde ettiğiniz çalışma sonucunda gerçekleşmiştir ve okula başlamanız durumunda bu tempoyu lisans için en az dört yıl daha, yüksek lisans için en az iki üc yıl daha sürdürebilmeniz gereklidir. Bazi öğrenciler belki bir yıl daha aşırı derecede çalışarak bu tempoyu sürdürebilse de sanırım çoğumuz bu süre sonunda pes ederiz. Sonuç olarak çok iyi bir üniversitede başarısız ve hatta depresyona girmiş bir öğrenci ortaya çıkar. Unutmamak gerekir ki bu tip üniversitelerden mezun olduktan sonra kabul edilecek iş, bu zamana kadar sarfedilen çabadan çok daha az bir çaba istemeyecek, benzeri bir tempoyu korumamızı gerektirecektir.
Aynı öğrenciyi başka bir koşul altında inceleyelim; bir yılını deliler gibi çalışmak yerine kendi sınırları dahilinde “yeteri” kadar çalıştığını ve sınavlardan biraz daha düşük ama yine de iyi sonuçlar aldığını farzedelim. Bu durumda belki “top 10” okula giriş şansı olmayacaktır ama “rahat” kabul aldığı belki 15 veya 20. sıradaki okula girecektir. Okula başladıktan sonra aynı çalışma temposunu sürdürerek hem eğitiminde başarılı olacaktır hem de yaşamın sunduğu diğer olanaklardan faydalanarak içinde bulunduğu toplumu tanıyacak, kaynaşacak, sosyal yönünü geliştirecektir. Çok iyi bir okuldan vasat bir öğrenci olarak mezun olmak yerine yine iyi bir okuldan daha yüksek başarı ile mezun olacaktır. Mezuniyetinden sonra hiç tanıma fırsatı bulamadığı bir toplumda iş sahibi olmak yerine, alışıp uyum sağlamayı başarabildiği, yadırgamayacağı bir toplumda iş sahibi olacaktır. Doğal olarak bu da hem günlük hayatta hem de mesleki hayatta mutlu, huzurlu ve başarılı bir birey olmanızı sağlayacaktır.
Bu örnekler çok uç noktalar gibi görünse de özellikle ilk örnekteki öğrenci tipine gerçek hayatta rastlamak olağandir. Zeki bir öğrencinin kendi tercihi sonucunda yarattığı ortamda boğulup gitmesi ve gerekli performansı gösterememesi ve yapay bir başarısızlık örneği olması, gerek okulda gerekse sonrasında hakettiği hayatı yaşayamamasina neden olabilir.
Özet olarak, öğrencinin kendi kendini değerlendirmesi (self assessment), kapasitesini ve sınırlarını bilmesi, daha yolun başında iken başarının temellerini atmasında büyük önem taşımaktadır. Doğru bir hedefi belirleyip yol almak, çeşitli karmaşık seçenekler arasında doğru ve uygun yolu bulup ilerlemekten daha kolay ve hızlı olacaktır.

Eğitim tipleri ve seçenekler…

Amerika’da okumak için okul seçimi yazı serimizde ikinci olarak “Ne tip bir eğitim, derece istiyorsunuz (AA, AS, BA, BS, MA, MS, PhD)?” konusunu ele alacağız.
Bu yazımız çok genel olup Amerika’da üniversite eğitimini ve Türkiye’deki eğitimden farklarının kısaca tanımlanması konusunda olacaktır.
Associate Degree: Bu, Türkiye’deki “Yüksekokul”a denk gelmektedir. Amerika’da Community College adı verilen yüksek eğitim kurumlarının verdiği iki yıllık eğitimdir. Bölüme göre Associate of Art (AA) veya Associate of Science (AS) diploması alınır. Bu eğitimi alanlar mezuniyet sonrası genelde tekniker veya destek personel sınıfında iş bulurlar. Associate derecesi genelde yabancı öğrenciler tarafından bilinmemekte veya önemsenmemektedir ancak birçok açıdan kişiye yüksek öğrenim konusunda ara basamak olduğu göz önüne alınırsa ihmal edilmemesi gereken bir seçenek olarak önümüze gelir. Community College’lar üniversitelere kıyasla daha ucuzdur ve kabul kriterleri daha düşüktür. Community College’ların büyük bölümü dört yıllık yüksek eğitim kurumları ile “kardeş okul” konumundadır ve Community College’dan mezun olduktan sonra kardeş okulda üniversite eğitimine başvurup devam etmek nispeten daha kolaydır. Böylece iki yıl daha okunarak üniversite mezunu olmak mümkündür. Community College’ların negatif bir yönü, maddi yardım imkanının özellikle yabancı öğrenciler için yok denecek kadar sınırlı olmasıdır. Community College’a başvuran öğrencinin okul ücretini ödemeyi gözden çıkarmış olması gerekir.
Bachelor’s Degree: Türkiye’deki dört yıllık üniversite eğitimine denk gelmektedir. Bu derece üzerinde genel bilgi vermek yerine, farklı noktalarına değinmek daha yerinde olur sanırım. En büyük farklılık sanırım branş derslerinin Turkiye’deki üniversiteler kadar ağır ve yoğun olmaması. Bunun dışında öğrenci okula başlarken bölüm belirtmekle mecbur değildir (ancak okullar belirtilmesini tercih eder). Bunun yerine genel olarak “idari bilimler” veya “mühendislik” şeklinde belirtilir ve öğrenci tam kararını verene kadar “undecided major” denilen statüde yer alır. Bunun nedeni üniversite eğitiminde ilk iki yılda genel derslerin alınmasıdır ve öğrencinin bu sırada daha bilinçlenip kararını kendi yeteneklerine bağlı olarak vermesine teşvikdir. Belli bir bölüm için başvuran öğrenci de yine bu iki yıl içinde çok fazla ek yük altına girmeden bölümünü değiştirebilir. Bölüm değiştirmek daha ileriki yıllarda da mümkün olmakla birlikte yeni geçilen bölümde ek dersler alınmasını gerektirebilir ve bu da doğal olarak öğrenciye fazladan zaman kaybı ve maddi yük getirir.
Masters ve Doctorate Degree: Bu dereceler Türkiye’de her ne kadar tamamen ayrı olarak kabul edilse de Amerika’da cok büyük bir farklılık yoktur başvuru aşamasında. Bir öğrenci Masters derecesine başlayıp bitirmek üzere iken gerekli işlemleri tamamlayıp aynı bölümde, ayrıca sıfırdan başvurup GRE, GMAT, TOEFL gibi sınavlara girmeden, doktora için gerekli ders sayısına bağlı olarak bir kaç ders daha alıp, zaman kaybetmeden doktora eğitimine devam edebilmektedir. Okul ve bölümüne bağlı olarak bazı okullar master derslerinin finallerini doktoraya kabul için baz olarak alırken, bazı okullar da öğrencinin bir takım sınavlar alması gerektirebilir. Benzer şekilde doktora yapan bir öğrenci de master için gerekli koşulları yerine getirdikten sonra doktorayı bırakıp master diploması almak yoluna gidebilir. Ancak bu durumda (sanırım 2 yada 3 ay gibi bir süre sonrasında), kişi aynı bölümde doktoraya devam etmek isterse, tüm başvuru işlemlerine sıfırdan başlayıp kabul almak zorundadır.
Sonuç olarak lisans eğitimi için Amerika’ya gelmek isteyen öğrencinin önünde iki seçenek vardır. Sınav sonuçları ve not ortalaması gibi kriterlere göre bir okuldan kabul alma ihtimali düşük bir kişinin Community College’ları da düşünmesi, Amerika’da eğitim alması için çok büyük bir kapı aralayacaktır. Master ve doktora ayırımında ise notlar yüksek olduğu taktirde eğer isteniyorsa doktora daha uygun bir seçim gibi olsa da bu ikisi arasında geçiş, genel olarak bilinenin tersine her zaman çok kolaydır.

Klasik eğitim dışında mevcut seçenekler…

Meslek hayatının gerekleri değişip, arttıkça ve teknoloji ilerledikçe eğitim kurumları da insanlara değişik seçenekler sunma yarışına girmişlerdir. Günümüzde artık okuldan mezun olup edinilen bilgileri ufak tefek mesleki tecrübelerle arttırmak, iş verenlere ve çalışanlara yetmemektedir. Özellikle teknolojik alandaki jet hızındaki gelişmeler, hayatın diğer yönlerine de etki etmekte ve bir takım değişimleri mecburi kılmaktadır. Bu tip ihtiyaçları karşılamak üzere eğitim kurumları, özellikle çalısanlara değişik eğitim olanakları sunmaya başlamıştır. Bu sayede artık insanlar yer ve zamana bağlı olmaksızın eğitimlerini sürdürebilme olanağı kazanmışlardır. “Adult education” denilen yetişkinlere yönelik eğitim, “distance learning” (on-line education) ile yepyeni bir boyut kazanmıştır günümüzde. Artık insanlar dünyanın herhangi bir yerinde, zamana bağlı olmaksızın eğitimlerine devam etme olanağına kavuşmuştur.
Adult Education: Aslinda bu lisans ve yüksek lisans eğitimiyle aynı olup (genelde lisans ve yüksek lisans eğitimi), hitap ettiği kitle bakımından klasik eğitimden ayrılır. Bu tip eğitim veren kurumlar genelde çalışan yetişkinlere yöneliktir ve iş tecrübesi olduğu taktirde kabul almak diğer lisans ve yüksek lisansa göre kolaydır. Konuların bilimsel detaylarını işlemekten ziyade uygulamaları üzerinde yoğunlaşmıs bir eğitim verilir öğrencilere. Belli bir süre mesleki tecrübe edindikten sonra, kariyerlerinde ilerlemek için okula geri dönen kişilerden oluşan bu öğrenci grubunun yaş ortalaması yüksek olup, kendi konularında mesleki tecrübelere sahiptirler. Bu yüzden klasik eğitimin üzerine direk bu tip bir eğitim kurmunda yüksek lisans yapmak, öğrenciyi büyük bir rekabet içine sokabilir. Kendi aldiğım bir “computer security” dersindeki öğrencilerden ornek vermek gerekirse, sınıfta yıllarını AT&T, Bell Atlantic, Oracle gibi büyük teknoloji firmalarına vermiş çok sayıda öğrenci bulunmaktaydı. Aldığım diğer bir “management” dersindeki öğrencilerden örnek vermek gerekirse, bir önceki örneğin aksine sınıfta ordudan emekli veya emekli olmak üzere olup bilgisayar alanında çalışmak isteyen askerlerden, emeklilik gelirine ek olarak bilgisayar alanında çalışmayı hedefleyen emekli belediye otobüsü şöförüne, tıp alanında bilgisayarları kapsayan bir çok yeniliğe ayak uydurup yöneticilik görevine terfi etmek isteyen hemşirelere, müdürlük makamına terfi edebilmek için master alması gereken mühendislere kadar çok değişik gruplardan insan vardı. Böyle yaygın bir öğrenci yelpazesi sınıftaki öğrencilere konulara cok değişik yönlerden bakma imkanı da sağlamaktadır.
Distance Learning: Teknolojinin eğitim alanına getirdiği en büyük yeniliktir on-line eğitim. Fiziksel “sınıf” kavramını ortadan kaldırıp sanal bir ortamda eğitimin gerçeklesmesine vesile olmuştur. Dersler genelde on-line chat ve e-mail ortamında gerçekleştirilir. On-line learning’in genel işleyişi, öğretim görevlisinin ders notlarını o derse ayrılmış web sitesine post etmesi ve öğrencilerin sorulan sorular üzerinde bir newsgroup, bulletin board ortamında olduğu gibi karşılıklı yazıştıkları bir ortamda gerçekleşmektedir. Kulağa çok hoş gelmekle ve çoğu insanın ilk bakışta “ne var bundan kolay” diye yorum yapıyor olmalarına karşılık on-line bir kaç ders almış kişi olarak madalyonun öbür yüzü çok farklı diyebilirim. Çok fazla okumayı gerektirmekle birlikte ödevler, projeler ve sınavlar kitaplardan direk bulunamayacak, kalem kağıtla hesaplanamayacak şekilde öğrenilenlerin anlaşılıp yorumlanması ve iş hayatına uygulanması ile ilgilidir. Benim aldığım derslerde Amerika’nın dört bir yanından ve uzak doğudan (Amerika’lı olup çeşitli sebeplerle yurt dışında yaşanlardı, yabancı olmamasının belli bir nedeni var mı bilemiyorum) “sınıf arkadaslarım” vardı. Gerek diğer öğrencilerle, gerek öğretim görevlisi ile yüzyüze gelmemenin insanı tembelliğe ittiğini itiraf etmeliyim. “Ya hoca birşey sorarsa ve bilemezsem” diye bir olay yok çünkü. Veya ödevi yetiştiremediğinizde bir e-maille hocanıza bildirmek yeterli olabiliyor, başka kimsenin bilmesi ve sizi sorgulaması olasılığı yok. Sınavlar ise ilginçtir; bir dersimde hoca soruları öğlen e-mailleyip gece yarısı e-maille teslimini istemişti. Diğer bir dersimde soruları cevaplamak için 48 saatimiz vardı… Ancak 25 sayfayı geçmeyecekti cevaplar!!! Yanılmıyorsam 30 sayfadan az teslim eden yoktu o sınavı…
“Adult education” ve “distance learning” günden güne birbirleriyle bütünleşme meyili göstermektedir. Bir çok “adult education” kurumu artık çok sayıda dersin on-line alınabilinmesine olanak sağlamaktadır. Lisan eğitimi üzerine hemen bu iki eğitim seçeneğinden birine başlayan kişi şimdiye kadar görmedim ancak bu eğitim türleri de günden güne yaygınlaşmaktadır. Yakın bir geçmişe kadar bu tip okullar yabancı öğrencilere I-20 veremiyorlardı (göçmenlik bürosu kabul etmiyordu bu eğitimleri vize vermek için). Bu kurumların yabancı öğrencilere kapılarını açması sayesinde cok daha fazla öğrenci Amerika’da okuma şansını elde etmiş oldu.
Bu tip okulların mezunlarının henüz iş dünyasında kanıtlama fırsatı bulamadıkları göz önünde bulundurulursa iş dünyasının bu tip okul mezunlarına çok “olumlu” bakmaması pek yadırganmaz sanırım. Verilen eğitimin kalitesi üzerine bir çok alanda tartışmalar hala süregelmektedir. Lisans eğitimi için şahsen pek tavsiye etmemekle birlikte en az bir kaç yıl iş tecrubesi olup, eğitimine devam etmek isteyen, azmederek gerekli özen ve zamanı ayırabilecekler için göz ardı edilmemesi gereken seçeneklerdir.

Meslek değiştirmek ya da değiştirmemek…

Amerika’da okumak için okul seçimi yazı serimizde dördüncü olarak “hangi dalda eğitim istiyorsunuz?” konusunda. Türkiye’de genelde lisans eğitimi, her ne kadar öğrenci istediği dala ağırlık verse de üniversite sınavının sonucuna göre olmaktadır. Amerika’da eğitim bu yönden öğrenciye çok daha fazla özgürlük vermekte ve gerçekten istediği dalda eğitim görmesine olanak sağlamaktadır.
Türkiye’de yüksek lisans eğitiminde branş seçimi, genelde lisans eğitimi üzerine yine aynı veya çok benzer dallarda olmasına rağmen, Amerika’da belli koşullarla istediğiniz dalda yüksek lisans yapmaniz mümkündür. Lisans eğitiminizden farklı bir dalda yüksek lisans yapmak istediğinizde, akademik eğitiminize ve iş tecrübenize bağlı olarak bir takım ön koşul dersleri aldıktan sonra eğitiminize devam etme olanağı vardır. Ön koşul dersleri, bazı koşullarda gerekmemekle birlikte (bazı okullar iş tecrübesini bazı derslerin denkliği olarak kabul etmektedir), lisans eğitimizle yüksek lisans eğitimi yapmak istediğiniz branşın farkına göre değişir. Eğer farklı bir branşta yüksek lisans yapmak istiyorsanız yazacağınız SOP’nin (Statement Of Purpose) büyük önemi var. SOP’nizde yüksek lisans yapmak istediğiniz dala neden ilginiz olduğunu (tabii daha çok iş imkanı ve yüksek gelir direk geçerli bir sebep değil her ne kadar temelde yatan sebeplerden olsa da), bu konudaki yeteneklerinizi (mesela MBA için sosyal ve girişken olmak olabilir) ve bilginizi belirtmek kaçınılmaz önemli unsurlardır. Mesela ben ODTÜ Çevre Mühendisliği’nden mezun olup ilk yüksek lisansımı yine aynı bölümde hava kirliliği modellemesi üzerine yaparken Hıfsıssıhha Enstitüsü’ne veri tabanı yönetimi programı yazmıştım. Sonra Amerika’da University of Maryland at College Park’ta İnşaat Mühendisliği’nde hocamın Maryland Eyaleti Karayolları Dairesi için geliştirdiği GIS programına Quick Basic ile bir modül yazdım. İşe girip çalışmaya başladıktan bir süre sonra MIS yapmaya karar verdiğim zaman University of Maryland University College’a gidip yüksek lisans danışmanlarından biri ile görüşüp (sonradan kayıt olurken öğrendim, şansıma görüştüğüm kişi bilgisayar anabilim başkanıymış), tecrübemi ve neden MIS yapmak istediğimi açıkladım. Yaklaşık bir saat görüşmeden sonra formları doldurup sekretere bırakmamı istedi. Evet, programa kabul edildim! Amerika’da bir okuldan bir master derecem olduğu için TOEFL da gerekmiyordu.
Çok sayıda öğrencinin yüksek lisanslarını lisans dallarının devamı şeklinde yapmak istemesine karşın günümüz yaşam koşulları, teknolojideki ilerlemeler ve iş dünyası göz önünde bulundurulduğunda bir çok öğrenci yüksek lisans eğitimini MBA veya bilgisayar dalında yapmak istemektedir. Ancak üniversitelerin sağladığı alt branş eğitimleri göz önünde bulundurulursa bu iki dal çok geneldir ve hatta techno-MBA de denilen MIS eğitiminde olduğu gibi belli konularda artık içiçedirler. Bunun dışında bilgisayar eğitimini de bilimsel ve uygulamaya dayalı olarak ikiye ayırabiliriz. Bilimsel bilgisayar yüksek lisans eğitimi genelde lisans düzeyinde de bilgisayar veya ilişkili eğitim isterken, uygulamaya dayalı bilgisayar eğitimi için temel bilgisayar bilgilerinin kazanılmış olması yeterlidir. Lisans eğitimi bilgisayar dışında bir dal olanların uygulamaya dayalı bilgisayar dalında master yapmalarının nispeten daha kolay olduğu söylenebilir. Bunun dışında lisans eğitimini makina mühendisliği ile endüstri mühendisliği gibi yakın branşlarda yapanların diğer dalı seçmesi durumunda çok az sayıda veya hiç ek ders gerekmeksizin yüksek lisansa devam edebilmeleri oldukça büyük olasılıktır.
Özetle Amerika’da yüksek eğitim düşünürken kendinizi lisans eğitiminizdeki branşınızla sınırlamak çok doğru değildir. Biraz külfeti göze aldığınız taktirde, istediğiniz branşta yüksek lisans yapmak hayal olmaktan öte önünüze çıkan ikinci bir şans olarak nitelendirilebilir.

Akreditasyon… Nedir, ne değildir?

Amerika’da okumak için okul seçimi yazı serimizde beşinci olarak “akreditasyon” konusunu ele alacağız.
Amerika’da eğitimi düşünüp araştırmaya başlayan herkesin karşılaştığı bir cümledir “accreditted by…”. Nedir bu akreditasyon ve önemi nedir? Bir bakıma Türkiye’de üniversitenin YÖK tarafından tanınmasının karşılığıdır. Üniversitenin eğitim kalitesinin belli standartları karşıladığını gösterir.
Amerika’daki eğitim kurumları “kurumsal” (institutional) ve “özel branşlaşma” (specialization) olarak iki ayrı kategoride akredite olabilir. Bunlardan birincisi genel olarak okulun, eğitimde belli genel standartları sağlıyor olmasını amaçlar. Bu akreditasyonu U.S. Department of Education’dan ziyade Council for Higher Education Accreditation (CHEA) olan organizasyon yapmaktadır. Aslında bir bakıma Turkiye’deki YÖK karşılığı demek çok yanlış sayılmaz. CHEA’nın akreditasyonu Amerika çapında kabul görmektedir. Ancak okulların web sitelerinde görünen “accreditted” kelimesi çeşitli yanılgılara da yol açabilir çünkü hangi kurumun bu akreditasyonu verdiği önemlidir. Çoğu ayrı bir akreditasyon işlemi gerektirmeyen, eyalet ve/veya bölgelerin de ayrıca yüksek öğrenim kurulları ve sistemi vardır. Bunların, varsa, akreditasyon koşulları CHEA’dan cok farklı olmamakla birlikte biraz daha hafif veya katı olabilmekte. Bu tip organizasyonlara örnek North Central Association (NCA) – The Higher Learning Commission (HLC), Western Interstate Commission for Higher Education, New Mexico Commission on Higher Education, Maryland Higher Education Commission ve New Jersey Commission on Higher Education. Bazı okullar, bir ara basamak olarak, ulusal akreditasyonu almadan önce (varsa ve eğer daha hafif koşullara dayanıyorsa) bu tip organizasyonlar tarafından akredite edilmeyi seçiyorlar ve daha sonra CHEA’dan akreditasyon alamasalar bile web sayfalarında “accreditted” kelimesine yer veriyorlar. Detaylara bakıldığında genelde “regionally accreditted” diyorlar ancak yanlış olmamakla birlikte yanıltıcı…
“Ozel branşlaşma” (specialization) akreditasyonu ise daha çok mesleki olarak okulların belli organizasyonlarca kabul görmesi anlamına geliyor. Bu tip akreditasyon daha çok hukuk ve tıp gibi mesleki dallarda. Orneğin hukuk alanında akreditasyon veren organizasyon American Bar Association (ABA) ve tıp alanında ise American Medical Association (AMA), mühendislik ve teknoloji alanlarında Accreditation Board for Engineering and Technology, Inc. (ABET), MBA programlarında ise The International Association for Management Education (AACSB) ve Association of Collegiate Business Schools and Programs (ACBSP)’dır. Kurumsal akreditasyon universitenin tümünü kapsamakla birlikte, branş akreditasyonu daha çok bölümlere (akredit olan mühendislik ve bilgisayar bilimleri ABET sayfalarından bulunabilir) yöneliktir. Herhangi bir üniversite veya bölüm, bu organizasyonların birden fazlasından akreditasyon alabilir. Universite başvurularında genelde bu özel branş akreditasyonlardan ziyade CHEA akreditasyonu daha fazla göz önünde bulundurulur.
Peki bu akreditasyonlar ne kadar önemlidir? Yukarıda bahsi geçen organizasyonların akreditasyon metodlarına göz atılacak olursa, hepsi iş dünyasının aradığı belli kaliteli eğitim düzeyine erişilmesini amaçlar. Buna göre akredite olmayan bir okuldan mezun olan öğrencinin bilgi düzeyine ilk aşamada, özellikle okul sonrası ilk işte, işverenler tarafından şüphe ile bakılacaktır. Akredite olan okullardan mezun olanlar, tercih sırasında diğer okullardan mezun olanlara göre öncelikle tercih edilecektir. Şimdiye kadar böyle bir durumla karşılaşmadım ve duymadım ama akredite olmayan bir okuldan lisans diploması alan öğrenci, yüksek lisans için akredite olan okullara kabulde büyük zorluk çekecek, ya birçok ön koşul lisans dersi alması şart koşulacak ya da koşullu olarak kabul edilecek, ilk dönem veya yıl durumunuz tekrar değerlendirilmek üzere yüksek bir not ortalaması tutturmanız koşulu olacaktır sanırım. Diğer bir deyişle okuldan kabul almak diğer akredit olan okullara kıyasla çok kolay olabilecek ama mezuniyet sonrası bu kolaylığın acısı çıkacaktır. Eğer akredite olmayan bir okuldan mezun olup Türkiye’ye dönecek olursanız, şirket ve kurumlara karşı lise mezunundan tek farkınız İngilizcenizin iyi olması olacaktır.

S.O.P.: Sadece Size Özel Döküman
Amerika’da eğitim konusunda araştırma yaparken karşımıza çıkan temel başvuru kriterleri GPA, TOEFL, GRE, GMAT gibi belli başlı sınavlardır. Bu kriterler belli bir standara dayanarak başvuran öğrencileri değerlendirmek, gruplandırmak için kullanılan değerlerdir. Bu rakamlara göre yapılan gruplama çok sayıda öğrenciyi bir grupta topladığından, birbirine eş veya yakın sınav sonuçlarına sahip öğrencilerin arasında seçim yapılırken değerlendirmeye alınan belge “statement of purpose (SOP)” veya “personal statement” denilen dökümandır. Başvuru paketiyle birlikte okullara gönderilen SOP, öğrencinin okulun kapısını aralamasında büyük rol oynar ve öğrencinin standart sınav sonuçları dışında diğer rakiplerinden farklı ve başarılı olduğu konuları açıklaması için en büyük araçtır. Başvuruları değerlendiren yetkilerin bu dökümanda görmek istedikleri öğrencinin neden o okulu, o bölümü istediğini, çalışmak istediği konu, diğer belgelerde açıklanmamış, açıklanamamış önemli başarılar ve varsa düşük not ortalaması veya sınav sonucu gibi olumsuz noktaların sebeplerinin açıklamasıdır (hastalık, ailevi sorunlar gibi). SOP, başvuru paketinde öğrencinin tam kontrolünde olan, kabul komitesi ile direk iletişim içinde olduğu, kişiye özel bir döküman olduğundan genel bir örnek vermek çok zordur. SOP’de bir öğrenci başarılarını açıklarken diğer bir öğrenci düşük GPA veya TOEFL sonucuna açıklama yapmayı daha uygun bulabilir.
Genel olarak izlenecek yol:
– Anlatılmak istenenlerin maddeler halinde bir listesini yapın – Bunları birbirleriyle ilişkilerine göre sıralayın – Mümkün olduğunca olumlu yönlerinizi vurgulayın – Varsa, başvurunuzdaki belirgin negatif noktaları mutlaka kısaca açıklayarak lehinize çevirmeye çalışın – Her maddeyi birkaç cümle, en fazla kısa bir paragraf ile açıklayın – Kelime ve düşünce tekrarlarından kaçının (“Thesaurus” burada en büyük yardımcınız olacaktır)
Birçok kişi için küçük, önemsiz olarak görülebilinen başarılar, çoğunlukla burada belirtilmemektedir ancak ödül kazanan bir proje, mezuniyet projesinde en yüksek birkaç nottan birini almak, bir öğretim görevlisine çalışmalarında yardımcı olmak (deneylerinde, hesaplamalarında, rapor yazımında), bir konferansa katılmış olmak, bir öğrenci grubunda aktif rol almak gibi başarı ve aktiviteler mutlaka bir iki cümle ile belirtilmelidir. Öğrencinin yüksek lisans eğitimi için istek ve azmini anlatabileceği tek yerdir başvuru dökümanları içinde. Ancak burada yüzeysel ve genel içerikli cümleler kullanmak yerine ilgili okul ve bölüm konusunda araştırma yaptığınızı gösterecek, ilgi duyduğunuz konu üzerindeki bilginizi gösterecek, çok teknik olmayan cümleler kullanmak yerinde olur. Üniversitenin minimum şartlarını sağlayan yüzlerce, hatta binlerce öğrencinin başvuru dökümanlarının bölüme gönderildiği göz önüne alınırsa, başvuruları değerlendiren komitenin sıkılmadan okuyabileceği, öğrencinin bireysel niteliklerini gösteren, mümkün olduğu kadar kısa, öz ama doyurucu bir SOP olmalıdır. Bir çok yabancı öğrenci için SOP, yabancı dilde yazılan ilk ciddi yazıdır. Bu yüzden gerekli zaman ayırılmalı ve size-özel, orijinal bir döküman olmasına özen gösterilmelidir. Başvuruları değerlendiren kişilerin her yıl binlerce SOP okuduğunu göz önünde bulundurursanız basma kalıp ve internet sitelerindeki örneklerden kopyalanmış SOP’leri farketmeleri olasıdır. Doyurucu şekilde hazırlanmış bir SOP, öğrencinin maddi destek almasinda da onemli rol oynamaktadır. Işte bu nedenledir ki hemen hemen aynı olan iki öğrenciden biri kabul ve maddi destek alırken diğeri reddedilebilmektedir.
Yukarıdaki esaslar gözönünde bulundurularak hazırlanan SOP’nin sizi (özelliklerinizi ve isteklerinizi) anlattığına emin olduktan sonra tanıdığınız birkaç kişiye okutun ve onaylatın. Gerekli zaman ayırılarak özenli ve profesyonelce hazırlanan bir SOP, hayallerinizin gerçekleşmesine doğru açilacak bir kapının anahtarı olacaktır.

Öğrenci Vizeleri ve Özellikleri

Amerika’ya eğitim amaçlı gelenlerin yaklaşık %70-75 kadarı F-1 öğrenci vizesi, %10-15 kadarı J-1 vizesi ile gelmektedir. Bu vizeleri almak için herşeyden önce gidilecek okula kabul edilmiş ve I-20 adı verilen belgeyi almış olmak gerekmektedir. I-20 belgesi gideceğiniz okul tarafından hazırlanan ve Amerikan Elçiliği’ne ve Göçmenlik Bürosuna sizin hangi okulun hangi bölümüne, ne tip bir eğitim için ne kadar süreliğine gittiginizi ve bunu sağlayacak maddi kaynağınızı bildiren resmi belgedir. I-20 belgesini sadece akredite okullar verebilir. Ne tip bir vize alacağınız aslında daha çok eğitiminizi maddi olarak nasıl karşılayacağınıza bağlıdır. Buna göre öğrencilerin alabileceği vize tipleri şöyledir:
F-1 Öğrenci Vizesi: Bu vize akademik çalışma ve dil eğitimi için gelenlere verilen “geçici” vizedir. Geçici olarak belirlenmesi eğitiminizin süresi ile direk bağlantili olduğu içindir. Genelde lisans için 5, yüksek lisans için 3 ve doktora için 5 yıllık verilir ve Amerika’ya giriş belgelerinde (I-94 formu) süre kısmında “duration of study” anlamına gelen “D/S” ibaresi bulunur. Eğitiminizin geçerli bir sebeple uzaması nedeni ile uzatılması mümkündür. Lisans, yüksek lisans ve doktora eğitimi veren akredite okullar dışında yine akredite “community college”lar ve dil eğitimi veren (bazı) kurumlar da F-1 vizesi alabilmek için gerekli I-20A-B belgesini düzenleme yetkisine sahiptir. Çok olmamakla beraber bazı dil kursları da I-20A-B belgesini düzenleyebilmektedir. Bu tip kurumların dışında dil eğitimine gelenler büyük ihtimalle turist vizesi ile gelmek durumundadır.
M-1 Öğrenci Vizesi: Bu vize çok yaygin olmamakla beraber dil eğitimi dışında akademik olmayan, kısa dönemli mesleki eğitim veren eğitim kurumlarına gelen öğrencilere verilir. Ancak eğitimi verecek kurum bu program dahilinde dil eğitimi de veriyor ise Amerikan Göçmenlik Bürosu bunu “dil eğitimi” olarak değil, asıl eğitimin bir parçası olarak kabul ettiğinden M-1 vizesi için bir engel teşkil etmiyor. Bu tip kurumlar I-20M-N belgesi düzenleyebilirler. “Community College”ların dışında örnek olarak çoğu The Flight School ve Penn-Tex Helicopters Inc. gibi pilotluk belgesi veren kurumlar olmakla beraber, California Institute of Jewelry Training gibi kıymetli taş ve maden işlemeciliği ve Professional Golfers Career College gibi bir spor dalında eğitim veren (F-1 ve M-1) kurumlar sayılabilir.
F-1 ve M-1 vizeleri “uygulama” olarak çok farklı değildir. Öğrenci Amerika’da olunduğu sürece bu iki vizeye uygulanan kısıtlamalar aynıdır. Her iki vize sahipleri de eğitimleri sırasında full-time öğrenci olmak zorundadır ve Amerika’da çalışma iznine sahip değildirler ancak mezuniyetten sonra bir yıl “optional practical training (OPT)” adı altında çalışma izni alabilirler. OPT’ye başvuran öğrenciler “Employment Authorization Document (EAD)” denilen kart ile çalışma iznine sahip olurlar. Öğrencilerin Amerika’da çalışma tip ve koşullarınxi başka bir yazıda detaylı olarak ele alacağım.
J-1 Eğitim ve Kültür Değişim Vizesi: Bu vize kültür değişimi amaçlı olarak belli eğitim, bilim veya sanat dallarında bilgi ve yeteneğe sahip kişilere verilen vize türüdür. Türkiye’den YÖK ve Milli Eğitim bursu ile gelenler J-1 vizesi alırlar. Genelde J-1 vizesi verilen kişiler: – her dalda ve seviyede eğitim amaçlı gelenler, – mesleki eğitim amacıyla herhangi bir firma, kurum veya organizasynon aracılığı ile gelenler, – ilk, orta ve lise öğretmenleri, – ders vermeye veya araştırma yapmaya bir eğitim kurumuna gelenler, – tıp ve ilgili alanlarda kısa süreli eğitim için gelenlerdir.
J-1 vizesi ile gelenlerin de diğer öğrenci vizelerinde oldugu gibi çalışma olasılığı yoktur. Diğerlerinden farklı olarak hemen hemen her J-1 vizesi “Two-Year Foreign Residence Requirement” denilen mezuniyet sonrası iki yıl memleketine dönmesi gerekliliği vardir. Bu sart her ne kadar “memleketine” geri dönmesi şeklinde bilinse de aslında Amerika dışında bulunulmasını gerektirir. Rotary ve Fullbright gibi burslarla gelen öğrenciler, Amerika dışında ofisi olan firmalarda iş bulup bu mecburiyeti baska yabanci ülkelere gidip çalışarak yerine getirirebilirler.
Bu vizelerle gelen öğrencilerin eş ve çocukları, öğrencinin vizesine uygun olarak F-2, J-2 veya M-2 vizesi alabilirler ancak bu vizelerle kesinlikle çalışma izinleri yoktur, göçmen bürosuna başvurup ayrıca izin almaları gerekir.

Okul harçları (In-state – Out-of-state)

“Amerika’da”, diye başlamıştım yazıma ancak sonradan ODTÜ’deyken İran’lı bir arkadaşımla yaptığımız sohbet geldi aklıma ve durdum… Aslında “Türkiye’de” de aynı uygulama var ancak bizler önce üniversite hazırlık kursları telaşesi, sonra okula alışma telaşesi derken, çok yakın yabancı uyruklu arkadaşımız yoksa bunun farkına varmıyoruz.
Evet, hem Türkiye’de hem de Amerika’da iki tip harç (tuition) var. Amerika’da her üniversitede uygulanmamakla birlikte iki tip harç var: in-state ve out-of-state. Eyalet okullarında bu iki tip harç kesinlikle olmakla birlikte bazı özel üniversiteler in- veya out-of-state ayrımı gözetmeksizin tek tip harç uygulaması yaparlar. Fark kaç dolardır sorusuna da kesin bir cevap yoktur aslında. Bazı üniversitelerde fark yıllık harç da bir kaç bin dolar iken (yüzde 10-15) bazı üniversitelerde fark 4-5 katına kadar çıkmaktadır. Öğrencinin ne ödeyeceği ayırımı aslında çok basittir, o eyaletin vatandaşı mısınız değil misiniz ? Peki nedir bu “eyalet vatandaşlığı” ? Amerika’da geliri olan herkesin ödediği federal ve eyalet vergisi olmak üzere iki tip vergi vardır. Eyalet vergisi ikamet ettiğiniz yere bağlıdır. Yani,özellikle Washington DC metropolitan bölgesi gibi üç eyaletin (Maryland, Washington DC ve Virginia) neredeyse iç içe oldugu yerlerde, bir eyalette çalışıp diğerinde ikamet edilebilmektedir. Bu durumda bir kişi Washington DC’de çalışıyor, Maryland’de oturuyorsa, eyalet vergisini Maryland’e öder ve Maryland eyaleti vatandaşı sayılır. Bu vatandaşın ödediği vergi Maryland eyaletine gittiğinden, eyalet okullarında indirimli okuma hakkı kazanır.Aslında daha geniş açıdan bakarsanız, o kişi farkı zaten vergi olarak ödüyordur. Bu durumda bir yeşil kartli veya Amerikan vatandaşı da çocuğunu başka bir eyalette üniversiteye gönderirse out-of-state tuition öder. In-state tuition ödemek için genelde iki yil (bazi eyaletlerde bir yıl) o eyalette ikamet etmek, o eyaletin ehliyetini taşımak ve o eyalete vergi ödendiğini belgelemek gerekir. F-1 vizeli öğrenciler bundan yararlanamaz, F-1 vizesi taşıdığınız sürece out-of-state tuition ödersiniz, ister iki yıl, ister beş yıl yukarıdaki koşulları sağlamış olun… Bir istisna durum, bütün üniversitelerde geçerli olup olmadığından emin değilim ancak eğer okuldan “half tuition waiver” almışsanız, harcın geri kalan yarısını in-state ödersiniz. Bir de genelde, yanlış demeyeceğim ancak Amerika’ya öğrenci vizesi ile gelince, bu vizeyi öyle kolay kolay da hakettirmiyorlar insana. Herşeyden önce full-time öğrenci olmanız şart, bu da en az 9 kredi almanız anlamına geliyor (tez aşaması hariç, tez aşamasında 1-3 tez kredisi almak yeterli). Derslerin kredileri değişik olmakla birlikte genelde bir ders 3 krediliktir denebilir. Derslere ek laboratuar dersleri 1 veya 2 kredi, mimarlık bölümlerinin stüdyo dersleri de 4-6 kredili olabiliyor. “Türkiye’de lisans eğitiminde 5-6 ders alıyoruz, 3 ders bize dokunmaz” demeyin çünkü Amerika’da hocaların eğitim anlayışı “derste temeli ver, ödevleri yaparken öğrenirler” şeklindedir. Amerika’da oldukça fazla ödev, proje ve araştırma yaptırırlar. Kredi ve ders yükünden tekrar vize konumuza geri dönelim. Vizenizi baska bir vize tipine (genelde çalişmaya başlayıp H1B vizesi alınca) çevirdiğiniz andan itibaren bu iki yıl süreciniz işlemeye başlar. Bir üniversiteye in-state harç öderken başka bir eyalete taşınırsanız, ister yukarıdaki örnekteki gibi aynı metropolitan bölgeyi paylaşsın ister yüzlerce mil ayrı olsunlar, in-state statüsünü kaybeder, bir sonraki dönemden itibaren out-of-state harç ödemeye başlarsınız.
Kısaca özetlemek gerekirse, F-1 vizesi ile gelirseniz in-state harç ödeme şansınız hiç yok (yukarıda açıkladığım istisna durum hariç). Eğer, yeşil kart dahil, F-1 dışında bir vize ile Amerika’ya gelmişseniz (tabii ki turist vizesi hariç), bulunduğunuz eyaletin vatandaşlık koşullarına göre ancak bir veya birkaç yıl sonra in-state harç ödemeye başlayabilirsiniz. Bu da otomatik olarak gerçekleşmez, yukarıda bahsedilen gerekli belgeler ile, okulunuzdaki ilgili ofise başvurmanız gerekir.

Okurken (F1 ve J1 ile) On-Campus Çalışmak

Yasal olarak F1 vizesi ile okul içinde on-campus işlerde okul açıkken 20, tatilken 40 saate kadar çalışabilirsiniz extra hiç bir işlem yapmadan. Peki ne tip işler bunlar? Tahmin edebileceğinizden çok daha falza seçeneğiniz var. Şu an aklıma gelenleri sırasıyla yazayım:
Kütüphane: Kitapları raflarına yerleştirmek, kitap check-out kısmında çalışmak, kütüphane kullanıcılarına yardımcı olmak gibi işlerde. Benim ilk yaptığım iştir bu, saati $4.25’e.
Bilgisayar laboratuarlarında: Bunun için iyi bilgisayar bilginiz olması lazım. Okulun bölüm ve/veya genel bilgisayar laboratuarlarında kullanıcılara yardımcı olmak, ufak tefek sorunları çözmek (bilgisayar kilitlenmesi, printer problemleri gibi). Buna ek olarak sistemcilere de yardımcılık söz konusu.
Bilgisayar destek birimlerinde: Üniversitede birçok ofis ve bölümde gerek okul dışı kurum ve kuruluşlara gerekse üniversite işleri için çeşitli programlar geliştirilir. Benim okurken almış olduğum Graduate Administrative Asistanlık bu tip bir işti. Once saatlik başladım, sonra memnun kaldıkları (ve okula para ödeyecek durumum olmadığından ayrılmam söz konusu olunca), benim patronum rektör yardımcısına kadar çıkıp, konuşup, bana bu asistanlığı almıştı. Bizim ofiste o zamanlar telekom için sistem programlaması yapan öğrenciler, sekreterlik yapanlar, danışmada görevliler, okulun matbaasında çalışan öğrenciler gibi çok çeşitli alanlarda çalışan öğrenciler vardı.
Hocalara yardım ederek: Şimdi bunun asistanliktan farkı nedir? Bir hoca size asistanlık verdiğinde size maaşın üzerine harcınızı da öder, yani aslında bayağı pahalıya gelirsiniz hocaya. Araştırma projesi çok olan ama bütçesi kısıtlı olan, veya kısa dönemli projesi olan hocalar öğrencilerin ödevlerini okuyacak, problem saatlerine girecek, laboratuarda yardımcı olacak öğrenci alırlar. Bu durumda size SADECE saatlik maaş öderler. Bu tip işleri ya bölüm panosunda bulursunuz, ya hocanın kapısında ilan edilir.
Okul güvenlik destek biriminde: Amerika’da her okulun kendi güvenlik güçleri de vardır. Normal üniversite personelinin yanında onlara ufak tefek işlerde yardımcı olacak öğrenciler olarak çalışabilirsiniz. Genelde akşam ve geceleridir bu tip işler.
Okul gazetesinde: Bildiğim kadarı ile her okulun kendi çıkardığı küçük bir gazetesi vardır. Genelde tüm öğrenciler için değişik işler bulunmasına rağmen bu konuda, gazetecilik gibi dallarda okuyanlar için biçilmis kaftan ve tecrübe olanağıdır.
Spor salonlarında: Okul gazetesi gibi her branştan öğrenciye açık ancak beden eğitimi ve spor gibi bölümlerde çalışanlar için ideal bir iştir. Spor salonu danışmasından, küçük spor dersleri vermeye kadar değişik alanlarda çalışılabilinir.
Okul yemekhanesinde: Yok korkmayın size yemek pişirttirmiyorlar 🙂 Yemek dağıtımı, kasiyerlik, ortalığın tertip ve düzeni tipinde iş olanakları vardır.
Okul servislerinde (otobüs, minibüs): Bu kesin size garip gelmiştir… Çok şaşırmayın. Bu aslında okula yük bir iştir. Okul tatilde olduğu zaman personele para ödemiş olmamak için okul servislerinde öğrenciler şöförlük yaparlar. Servise binersiniz, 18 yaşında güzel (veya yakışıklı) bir şöför size günaydın der, gününüz aydınlanır 🙂
Okul revirinde: Bu genelde resepsiyon ve doküman hazırlama, yerleştirme tipi işlemlerdir.
Bu işlerin çoğu okul açılmadan bir ay kadar önce ilan edilir. Okulun on-campus işlerle ilgili web sayfası olabilir (örneğin University of Maryland’de olduğu gibi), bölümlerde ilan panoları olabilir, veya bu işlerle ilgili yerlerin panoları olabilir bu tip işlerin ilan edildiği yerler. Otobüs şöförlüğü biraz daha erken ilan edilir ki onun eğitimi vardır. Bilgisayarla ilgili işler en zor bulunanlar ve birşeyler öğrenme ve tecrübe edinmek açısından en iyileridir ve en çok para ödeyenlerdir. Bildiğim kadarı ile kütüphane işi en az ödeyenidir. Bu işlere başvurmak için tabii okuldan kabul almış olmanız ve kaydolmuş olmanız lazım ve okula gelmeden de bu tip ilanlara ulaşmanız çok zordur. Buradan kazancınız vergilendirilir, yani %30 kadarını vergiye düşünüz 🙁 Yalnız erkeklere iyi haber, bu kazancınız ile dövizli askerliğe hak kazanırsınız !!! (bazı detayları başka bir yazımda daha uzun yazarım). Erkeklere tavsiyem, dövizli askerliğe niyetiniz varsa, paraya ihtiyacınız olmasa bile gidin en az para ödeyen yerde haftada 5-10 saat çalışın…
Evet, ne kadar para kazanırsınız bu tip işlerden? Değişir. Benim bildiğim en az ödeyen minimum saatlik parayı (sanırım şu anda saatlik $4.70), en fazla ödeyen de bilgisayar ile ilgili olanlar (genelde saatlik $7.00 civarı başlar $12.00’ye kadar çıkabilir). Peki bu para neye yeter? Açıkçası sadece ek gelir olarak düşünebilirsiniz bunu. Buradan kazanacağınız para ile okul harcını ödeyebileceğinizi hayal bile etmeyin. Günde 8 saat bile çalışsanız, buradan kazancınız ile harç ödemeniz mümkün değildir. Okul paranızı ödedikten sonra buradan kazanacağınız para ile diğer masraflarınızı karşılayabilirsiniz.
Bir öğrencinin en kolay çalışma imkanı bu şekilde olur. Hiçbir risk olmadan, zamanında davranılırsa en kolay bulunabilecek işlerdir.

Olmak yada olmamak – Amerika’da Yasallık

Çoğu arkadaşımız okumak üzere gelmeyi tasarlamak, hayal etmekle birlikte küçümsenmeyecek bir grup da yasal veya değil bir şekilde Amerika’ya, tabiri caiz ise, kapağı atmak düşüncesinde. Ben Amerika’ya geldiğimden bu yana, yaklaşık 10 yıldır, buraya yerleşmeyi düşündüğümden daima “kitabına göre” yaşamayı benimsedim. Ufak tefek kaytarmalarla bu düşüncemi, gelecek planlarımı riske atmak istemedim ve onun için MeZUN Forum’da da sizlere tavsiyelerim hep bu yönde. Amerika Türkiye’den çok farklı yasal konularda. Devletin gücü Türkiye’ye kıyasla oldukça fazla. Zaman zaman çeşitli yolsuzluklar, hile hurda haberlerini okusak da devlete karşı işlenen suçların cezası hafif değil. Siz bakmayın Clinton bir takım yolsuzluklardan ve Monica olayından ucuz kurtuldu ama bizler Clinton değiliz…
Herşeyden önce çok açık söylemek gerekirse Amerika’ya bir kere girdikten sonra, vizeniz dolsa bile burada kalmanızı denetleyecek bir sistem henüz yok (11 Eylül olayları neleri değiştirecek henüz belli değil). Trafik cezası bile olsa herhangi bir kanunu çiğnemedikçe ve birisi sizi şikayet etmedikçe. Böyle düşününce yasa dışı birinin Amerika’da kalması, çalışması, yaşaması çok kolay. Yakalanma şansı piyangoda büyük ikramiye vurması kadar düşük bir olasılık. Ancak yasa dışı duruma düşmekle riske atacağınız şeyleri sizin bir teraziye koyup dengelemeniz ve karar vermeniz lazım. Ben bu riski göze almam, alamam ama sizin için durum farklı olabilir. Riske attığınız hayat tarzınızın, hayallerinizin kaybedeceklerinize değip değmeyeceğine karar vermek tamamen size bağlı. Bildiğim kadarı ile yakalandığınız zaman sınır dışı edilirsiniz. Bu da INS’den alacağınız bir mektupla “ya yasal durumunuzu düzeltin ya da 30 gün içinde ülkeyi terkedin” şeklinde olur. Bu noktada uygun bir vize alma girişiminde bulunabilirsiniz ancak vize konusunda sanırım 1998 yılında çıkan bir kanun (INS INA: ACT 245, Sec. 245. [8 U.S.C. 1255]) 180 günden fazla out-of-status olanların vize alamayacaklarını söyler. Tabii gerçek hayatta bunun tersini kanıtlayan olaylar duymuşuzdur çünkü her olay özelde tek tek ele alınır, incelenir. Amerika’da bir çok olayda “niyet” önemlidir. Birçok kanunda “throughout such period, been a person of good moral character” şeklinde cümleler vardır. Yani tanıdığınız birisi 6 ay veya 5 yıl vizesiz Amerika’da kalmıştır ama göçmen bürosu bu kişinin “kötü niyetli” olmadığına karar vermiştir, siz ise işe başladığınızın haftası yakalanırsınız, bir ay stres ve sınır dışı… Nasıl diye sormayın herhalde o andaki morallerine bağlı.
Sonuç olarak alınan bir risktir. Yakalanma şansınız düşüktür, yakalansanız bile ille de sınır dışı edileceksiniz diye birşey yoktur ama bir süre stres ve panik içinde yaşayacağınız kesin. Bütün bunları göze alabiliyorsanız, Amerika tam anlamıyla bir firsatlar ülkesidir, hepimize yeter.

Amerika’da İş Bulmak – ‘Resume’ (Özgeçmiş)

Şimdiye kadar olan yazılarımda Amerika’da okumaya gelmek için önemli noktaları ve değişik çalışma olanaklarını işledim. Bu haftaki yazımda ise mezuniyete yaklaşırken herkesi saran iş arama telaşında (ki direk Türkiye’den Amerika’da iş başvurusu yapacaklar için de geçerlidir) önemli aşamalardan biri olan ‘resume’ hazırlamanın püf noktalarına kısaca göz atacağız beraberce.
Eskiden ben Türkiye’de iken ‘resume’ yazmak çok önemli değildi diyeceğim ancak bana gözden geçirmem için yollanan ‘resume’lere baktığımda ‘resume’ hazırlamak için gerekli özenin gösterilmediğini görüyorum. Evet ‘resume’ kısaca öz geçmişinizi yazıya dökmek demek ancak birkaç püf noktasına dikkat edilmediği takdirde sizin için bir dezavantaj durumuna gelmektedir. Amerika’da teknolojinin ilerlemesi ile artık ‘resume’ler dijital ortamda saklanmakta ve kolayca içlerinden istenen özellikteki adaylar aranabilmektedir. Gerekli zaman ayırılıp özenle hazırlanan ‘resume’, sizlere birçok kapıyı kolayca aralayabilmektedir.
Herşeyden önce ‘resume’nin sizin hayatınızda hazırladığınız en önemli dökümanlardan biri, belki de ilki olduğunu göz ardı etmemek gerekmektedir. Ekmek paranızı kazanacağınız, belki de ailenizi önünüzdeki üç beş yıl geçindireceğiniz bir işe başvururken baştan savma ve tek düze bir döküman hazırlamanız herşeyden önce potansiyel işvereninizin gözünde ilk negatif puanınızı almanıza neden olacak, işverenin kafasında işlerinizi de mi boyle özensiz yapacağınız sorusunu uyandıracaktır. Yeni mezun, ilk işe başvuran kişinin ‘resume’sinin genelde bir sayfa uzunluğunda olması beklenir. Gerekirse ‘font’ ve ‘margin’lerle biraz oynayabilirsiniz ama çok küçük ‘font’ ve ‘margin’den kaçının.
‘Resume’nizde herşeyden önce eğitiminiz sırasında ve daha önceki full-time ve/veya part-time işlerinizdeki görev, sorumluluk ve başarılarınızı en kısa ve öz şekilde belirtmeniz gerekir. İlk önce, dil ve uzunluğu göz ardı edin ve çok özenmeden aklınıza geldiği şekilde ‘resume’nize koymak istediğiniz her şeyi maddeler halinde yazın… Büyük ihtimal iki üç sayfa olacaktır. Daha sonra “power words” denilen, “responsible for, managed, designed, developed, deployed, assisted” gibi pozitif kelimeleri kullanarak kisa cumleler haline dönüştürüp düzenleyin ‘resume’nizi. Türkiye’deki ‘resume’lerde doğum tarihi/yaş, medeni durum, askerlik durumu belirtiliyor ise de “Equal Employment Opportunity (EEO)” gereği Amerika için hazırlayacağınız ‘resume’nizde böyle şeylere yer vermemelisiniz. EEO gereği hiçbir işveren sizi dil, din, irk, medeni durum, yaş gibi bahanelerle işe almamazlık edemez ancak böyle bir ayırıma maruz kaldığınızı kanıtlamak da oldukça zordur.
‘Resume’de başlıkların sırası genelde şu şekilde olmalıdır:
Objective: Başvurduğunuz işe göre değiştireceğiniz önemli kısımlardan biridir. “Self-motivated, consistent, reliable, dedicated engineer seeking an entry level position in a challenging environment at a multinational structural engineering firm” şeklinde kısa bir cümle ile hem kendi özelliklerinizi hem de hangi işe talip olduğunuzu belirtebilirsiniz.
Education: Kronolojik sıra ile eğitim gördüğünüz okul ve bölümleri, aldığınız derecelerle birlikte listelendiği bölüm.
Örnek:
MS. Environmental Engineering, Middle East Technical University (METU), Ankara, Turkey, 1991 (Air pollution monitoring and analysis model development).
Experience: Kronolojik sıra ile, staj ve gönüllü yaptığınız işler dahil, çalıştığınız işlerin listelendiği bölüm. Sizce önemsiz görülen işleri bile kağıtta yer müsait olduğu sürece listeleyin. Eğer tecrübeleriniz çok ise, başvurduğunuz iş ile ilgili olmayanlardan başlıyarak çıkarabilirsiniz. Listenizdeki işlerin altına çok kısa şekilde, “power words” kullanarak görev, sorumluluk ve başarılarınızı listelemeyi ihmal etmeyin.

Örnek:
01/01-12/01 Automation Support Representative, Corporate Services, University of Maryland at College Park. · Managed automation of the Corporate Services and Travel Office including digital secure data transfer and process from financial partners like American Express and Diner’s Club, · Trained office and administrative support personnel in related computer applications, · Developed a database management program to process employee travel reimbursements. 01/00-12/00 Teaching Assistant, METU Environmental Engineering Department, Ankara. · Tutored and evaluated homework and class projects in Water Supply Engineering Design, Wastewater Treatment Engineering Design and Environmental Impact Assessment.
Languages: İşinizde dil bilmeniz bir avantaj sağlayacak ise burada mutlaka bildiğiniz dilleri seviyenizi “beginner, intermediate, fluent” şeklinde belirterek listelemelisiniz. Ozellikle uluslararası alanda iş yapan şirketlerde önemli bir noktadır. Türkiye ile iş yapan bir firma için Türkçe bilmeniz, diğer adayları anında elemenize sebep olabilir.
Computer Skills: Bugün sadece bilgisayar alanında değil her alanda bazı bilgisayar uygulamalarını bilmeniz gerekmektedir. Mesleğinize göre, bilgisayar sektöründe ise girecekseniz “Operating systems, application software, development tools” şeklinde bölümlere ayirip, “beginner, intermediate, fluent” veya “Proficient in, hands-on-experience” şeklinde belirtebilirsiniz. Aksi taktirde diğer meslekler için sadece uygulama yazılımlarını belirtmek genelde yeterlidir.
Örnek:
Proficient in Visual FoxPro 5.0, Oracle, Delphi, Microsoft Office (Word, Access, Excel, Power Point). Hands-on-experience in AutoCAD, Surfer-Grapher, Statgraphics, Paradox, ISCS/LT (Industrial Source Complex Short/Long Term), QUANTA (Molecular Chemistry Software).
Honors and Awards: Bu kısım genelde okuldan mezuniyet sonrasındaki ilk iş başvurularınızda yazabileceğiniz bölümdür. Oğrenciliğiniz esnasındaki başarıları ve aldığınız ödülleri listeleyebilirsiniz. Örnek:
* 1999-2000 Ambassadorial Scholarship, Rotary International. * 1998 Middle East Technical University Dean’s List.
Publications: Eğer başvurduğunuz pozisyon akademik veya araştırma kurumu ise ve zaman zaman yayınlar yapmanız bekleniyorsa bu bölüme de ‘resume’nizde yer verebilirsiniz.
Örnek:
Doe, J., “Time Series Analysis of Ankara Continuous Air Pollution Data”, A Master’s Thesis in Environmental Engineering, METU, Ankara, Turkey, 2000 (in English).
Doe, J., Cash P, “Environmental Pollution and Protection Measures in Coal Fired Thermal Power Plants”, Journal of Electrical Engineering, vol. 999, pp.555-666, 2000 (in Turkish).
References: Klasik olarak her ‘resume’nin bitiş kısmıdır. “Furnished upon request.” demek yeterlidir.

OPT İle Çalışmak

“Amerika’da İş Bulmak” yazı dizisini Amerikan standartlarında resume hazırlamaktan baslayıp iş bulma nontasına kadar gelerek tamamladık sayılır. Bu hafta da işe başlarken sizleri bekleyen vize olaylarına değineceğim.

Bu haftaki yazı daha çok Amerika’da okumuş kişileri ilgilendirmekle birlikte son kısmı Türkiye’den Amerika’daki işlere başvuracaklara da bilgi kaynağı olacaktır. Burada anlatacağım yöntemler benim ve özellikle IT (EE, CS, CE mezunlarını kapsayan) alanında Amerika’da master ve doktora bitirip Maryland, Virginia, New Jersey ve California’da işe giren arkadaşlarımın izledikleri yol olup diğer meslek grupları ile de aşağı yukarı aynıdır ancak doldurulması istenen belgelerde ve zaman dilimlerinde ufak tefek farklılıklar olabilir. Kendi koşul ve eyaletinizle ilgili detay ve değişiklikleri INS sitesinden kontrol etmenizi tavsiye ederim işlemlerinize başlamadan önce.

İş arayan çoğumuzun kafasında iş görüşmeleri sırasında sorulacak bir soru vardır: “Yasal olarak çalışma izniniz var mı?” Cevap en basit şekliyle “Evet”. Amerika’da bir yüksek okuldan mezun olan veya, master veya doktora programlarını tamamlayan öğrencilerin OPT (Optional Practical Training) ile bir yıllık geçici çalışma izni vardır ve bu size Amerika’da yasal olarak çalışma izni demektir. OPT ile ilgili önceki açiklamaları YaşıYorum arşivindeki Off Campus Çalışmak -1 yazısında okuyabilirsiniz. İş vereninizin bundan fazlasını ilk aşamada bilmesine de gerek yok… İşe alınmanız kesinleşince H1B vizesi için de sponsor olup olmayacaklarını sorabilirsiniz artık. Ne de olsa o pozisyon için özelliklerinizin iş veren tarafından beğenildiğini biliyorsunuz.

İşe girdikten sonra en fazla 6 ay içinde de H1B vizesi için işlemlerinize başlamanızı tavsiye ederim. Zaten bir çok firmanın 3 ay ile 6 ay arasında deneme süresi vardır. Bu süreyi başarıyla tamamladıktan sonra yavaş yavaş sponsor’luk için kulislerinize başlamanızda fayda var.

H1B aslında yeşıl kartın da ilk aşaması sayılabilir. Her ne kadar direk yeşil karta da başvurabilirseniz, kartı alana kadar geçen süre içinde ki bu 3 ile 5 yıl arasında değişir, Amerika’daki yasal çalışma statünüzü kaybetmemek için H1B almak şarttır demek çok yanlış sayılmaz. OPT başvurunuzla EAD ((Employment Authorization Document – çalışma izni) kartınızın çıkması da özellikle branşınız ve bulunduğunuz eyalete bağlı olarak 2 ile 4 ay arasında sürer. OPT hakkınız mezuniyetinizle doğal olarak kendiliğinden gerçekleşen bir olay değildir. Sahsen okulunuzdaki International Student Office (değişik okullarda isim farklılık gösterebilir) gidip gerekli formları doldurmanız gerekmektedir. Mezuniyetinizden sonra 60 gün içinde bu başvuruyu yapmadığınız taktirde OPT hakkınız yanar ve geri almanız mümkün değildir. OPT’ye başvururken işe başlama tarihini siz belirlersiniz ve yanilmiyorsam başvuru tarihinden en fazla 2 ay içinde bir gün vermeniz gerekmektedir. Kartınızın çıkma tarihi sizin verdiğiniz tarihten ileriki bir tarihe denk gelirse, izninizin onaylandığı tarih başlama tarihi olarak kabul edilir. Eğer hazırda bir işiniz bulduysanız bir tarih vermek zor degildir. Hatta mezuniyetiniz kesinlesince, okul kapanmadan gidip başvurup mezuniyet sonrasındaki çalışamayacağınız sureyi ayarlayabilirsiniz. İlk yıl izin günleriniz sınırlı olacağından, bu arada bir Türkiye seyahati yapmak oldukça mantıklıdır. EAD ile çalıştığınız sürece F1/J1 vizesi altında hala öğrenci statüsündesinizdir. Bu statünüz dolayısı ile Social Security Tax denen vergiyi ödemezsiniz (ki bunu birçok şirket bilmez, sizin söylemeniz lazım). Bu vergi maaşınızla orantılı olarak aylık yüzlerce dolar miktarında olduğundan ihmal edilecek bir nokta değildir. İlk başladığınızda siz işlemleri tamamlayana kadar bu vergi kesilde bile, daha sonradan bu parayı geri alabilirsiniz.

Mezun olurken bir iş bulamadığınız taktirde OPT izninin başlama tarihi için vereceğiniz tarih çok önemlidir. Bir bakıma kumar oynarsınız burada çünkü işiniz yokken OPT süresinin başlaması keseden yemektir. İleri bir tarih verdiğinizde de iş bulduğunuz anda başlayamayacağınız için EAD kartının gelişine kadar beklemek zorunluluğu doğabilir. İş arama çabalarınızdan edindiğiniz kanaat ışığında kendinize göre en mantıklı tarihte başlatmaktan başka bir çareniz yoktur.

OPT’nin şartlarından biri kendi alanınızda çalışma zorunluluğudur. Yani Kimya Mühendisliğinden mezun bir kişi bilgisayar işinde çalışamaz. Ancak pozisyon ile kişinin eğitimi arasında bir bağlantı kurulabildiği taktirde EAD almak yine mümkündür. Örneğin ben Çevre/İnşaat Mühendisliğini bitirdiğimde ilk işim çevre ve halk sağlığı danışmanlığı yapan bir şirkette veri tabanı uzmanı ve programcı olarak idi (master eğitimim sırasında veri tabanları ve programlama ile uğraştığım için) ve hiç bir problem çıkmadı.

EAD kartınız elinize geçene kadar yasal olarak çalışamazsınız demiştim ancak şirketin acele elemana ihtiyacı varsa, bununda el altından çözümü vardır. Çalışmaya “gönüllü” gibi başlarsınız ve EAD kartınız geldikten sonra çalıştığınız sürenin ücretini şirket size “sign-up bonus” veya “moving compensation” adı altında ödeyebilir. Ayrıca ücretinizi nakit para olarak da kağıt üzerinde görünmeden ödeyebilirler ancak bu da bazı ek yasal problemlere neden olabilir. Bu gibi yollar büyük şirketlerde uygulanamaz, daha çok küçük firmalar tarafından yapılabilir. Unutmamak gerekir ki her iki yolla da hem siz hem de şirket çeşitli açılardan yasal problemlere açık durumdasınız.